KİM İÇİN YAZARIZ?
Kaç yaşında olursa olsun, birine yazması için bir alıştırma konusu versem, uzunca bir süre suratıma bakar. Bilirim ki o esnada bu konu hakkında benim tavrımı , bakış açımı, neyi okursam ve neyi duyarsam mutlu olacağımı, yazıyı beğenip beğenmeyeceğimi anlamaya çalışır.Eğer çok cüretkarsa çıkarıverir ağzındaki baklayı ; " Hocam, nasıl yazsam beğenirsiniz?"
Varoluşçu
psikoterapistlerden İrvin Yalom, psikoterapi tekniklerini dört temel sorun
üzerine biçimlendirmiştir. Ölümün kaçınılmazlığı, yaşamı kendi irademizle
biçimlendirme özgürlüğü, nihai yalnızlığımız ve hayatın belirgin bir anlamı.
Yazma eylemini derin bir merak ve ihtiyaçla icra eden insan, hayatına anlam katma yönünde büyük bir adım atmıştır. Bir kısacık cümle, iki kelimeden oluşan belki bir noktayla belki de kocaman bir ünlemle biten veya üç noktayla sonsuza uzayan bir cümlecik... Elifba için küçük, kendi içsel yolculuğu için anlamlı bir adımdır bu. Bir tatlı virüs gibi kişinin tüm varlığına sızar. Bundan sonrası kelamla kişinin şahsi dünyası arasında geçen, kimi zaman çelişkili, kimi zaman varlıkla uyumlu, kimi zaman gerilimli ilişkiler yumağıdır. İnsan kimi zaman kalemle tutkulu bir aşk yaşarken, an gelir ortada hiçbir sebep yokken (en azından bizim anlayabileceğimiz, anlamlandırabileceğimiz bir sebep) kavga eder onunla .Bazen bu kavganın sonunda yıllar süren bir küslük dönemi başlar ve bir harf dahi yazılmaz. Aradan , bu küskünlüğün nedeninin unutulacağı kadar uzun bir zaman geçer, sonra kalem insanı eline alır ve yazmaya başlar...
Yazma eylemini derin bir merak ve ihtiyaçla icra eden insan, hayatına anlam katma yönünde büyük bir adım atmıştır. Bir kısacık cümle, iki kelimeden oluşan belki bir noktayla belki de kocaman bir ünlemle biten veya üç noktayla sonsuza uzayan bir cümlecik... Elifba için küçük, kendi içsel yolculuğu için anlamlı bir adımdır bu. Bir tatlı virüs gibi kişinin tüm varlığına sızar. Bundan sonrası kelamla kişinin şahsi dünyası arasında geçen, kimi zaman çelişkili, kimi zaman varlıkla uyumlu, kimi zaman gerilimli ilişkiler yumağıdır. İnsan kimi zaman kalemle tutkulu bir aşk yaşarken, an gelir ortada hiçbir sebep yokken (en azından bizim anlayabileceğimiz, anlamlandırabileceğimiz bir sebep) kavga eder onunla .Bazen bu kavganın sonunda yıllar süren bir küslük dönemi başlar ve bir harf dahi yazılmaz. Aradan , bu küskünlüğün nedeninin unutulacağı kadar uzun bir zaman geçer, sonra kalem insanı eline alır ve yazmaya başlar...
Büyük üstatlardan , yazarlardan çoğu kez, yazarken medyumik bir bağlantıya geçtiklerini okumuşsunuzdur. İşte bu, kalemin insan bedenini kullanarak yazmasının insanca yorumudur. Kalem, kişioğlunun zihninin bir kenara çekilip, varlığıyla rahatça oyun oynayabileceği o sonsuz alanda rahat eder ancak. Bazen bir kitap okursunuz,okuyup bitirdiğinizde belki aklınızda bir kelime dahi kalmaz ama tadı uzun süre devam eder dimağınızda. Kelimeleri hatırlamazsınız ama hissettikleriniz o kadar yoğundur ki kitap bittiğinde tutkulu bir aşktan yeni çıkmış gibi özlersiniz o sevgiliyi. İşte bu kitaplar, kalemin en sevdiği oyun arkadaşıyla buluşmasından doğanlardır.
Yazarak
hayatına bir amaç, anlam katan insan , diğerlerinin gözünden nasıl göründüğünü merak etmeye başlar.Zaten
alemler de Rabb'ın kendi hüsn-ü cemalini
tecelli ettirme itkisinden doğmamış mıdır?
İnsan doğası hep bir sonraki adımı merak ederek yaşar. Zihin, çizgiler çubuklar, doğru parçalarıyla, sağa sola uzanan ok işaretleriyle çalışır. Büyük bir bütünsellikle işleyen evreni algılayamaz. Doğrusal ve düzlemsel bir alemde yaşar . Onun en temel problemi bir sonraki adımı merak etmektir. "Ben amacımı buldum, çok güzel bir yazı yazdım, acaba diğerleri için de bu böyle mi? Bu yazdıklarım beni nerelere alıp götürecek?" tarzında sorularla tekrar zihnini geri çağırır . Zihin gelir, kalem gider. Çoğu yazarın ilk eserini yazdıktan sonra tutulma yaşamasının sebebi budur. Okuyucunun aynasında kendini o kadar yüce, o kadar olduğundan -daha doğrusunu kendini olduğunu sandığından- ulvi görmüştür ki aynadan kendine baktığında akrofobia'ya kapılır. Çünkü aynada görünen kendisi, ne kadar yüksekteyse , gerçekte olduğu hali o kadar aşağıdadır. Bu, yazarın kendini , kalemle kurduğu ortaklıktan doğan enerjisini ve kalemin büyüsünü unutuşundan kaynaklanan bir küçümseme halidir .
Yani yazar, yazarken yazardır..Yazmıyorken sıradan bir insandır.Bu sıradan insan, kendini yazmıyorkenki haliyle tanımlamaya , kendinin yazmıyorkenki haliyle kendi yazınını eleştirmeye , ya da motivasyonunu bu benlik durumundan hareketle kurmaya çalışırsa, nihai yalnızlığını sonlandırdığını düşündüğü o alkışları bir daha asla duyamaz.
İnsan doğası hep bir sonraki adımı merak ederek yaşar. Zihin, çizgiler çubuklar, doğru parçalarıyla, sağa sola uzanan ok işaretleriyle çalışır. Büyük bir bütünsellikle işleyen evreni algılayamaz. Doğrusal ve düzlemsel bir alemde yaşar . Onun en temel problemi bir sonraki adımı merak etmektir. "Ben amacımı buldum, çok güzel bir yazı yazdım, acaba diğerleri için de bu böyle mi? Bu yazdıklarım beni nerelere alıp götürecek?" tarzında sorularla tekrar zihnini geri çağırır . Zihin gelir, kalem gider. Çoğu yazarın ilk eserini yazdıktan sonra tutulma yaşamasının sebebi budur. Okuyucunun aynasında kendini o kadar yüce, o kadar olduğundan -daha doğrusunu kendini olduğunu sandığından- ulvi görmüştür ki aynadan kendine baktığında akrofobia'ya kapılır. Çünkü aynada görünen kendisi, ne kadar yüksekteyse , gerçekte olduğu hali o kadar aşağıdadır. Bu, yazarın kendini , kalemle kurduğu ortaklıktan doğan enerjisini ve kalemin büyüsünü unutuşundan kaynaklanan bir küçümseme halidir .
Yani yazar, yazarken yazardır..Yazmıyorken sıradan bir insandır.Bu sıradan insan, kendini yazmıyorkenki haliyle tanımlamaya , kendinin yazmıyorkenki haliyle kendi yazınını eleştirmeye , ya da motivasyonunu bu benlik durumundan hareketle kurmaya çalışırsa, nihai yalnızlığını sonlandırdığını düşündüğü o alkışları bir daha asla duyamaz.
Ta ki
derinlerinde, dehlizlerinde saklanmış olan kalabalığı, gerçek kahramanlarını, yan karakterlerini, aşık
kızı, katil adamı ve bunların peşine düşmüş müşahiti, hepsine tanrısal bir
yerden bakan anlatıcıyı .. keşfedip aslında hiçbir zaman yalnız olmadığını
anlayana kadar. Her insanın ama en çok
da alkışı bir kerecik bile olsa duymuş
olan her sanatçının bu kalabalığı fark etmeye, dışsal övgülerden
özgürleşip öz farkındalığını geliştirmeye ihtiyacı
vardır. Yoksa her eser biraz daha övgü
duymak için yazılacak, her satır "Hoca ne der no:5" kokacaktır.
Bazen romantik bir düş kurarım ve düşünürüm ; "Acaba başarısız olma veya yadırganma korkusu
olmasaydı hangi el değmemiş , göz görmemiş kıvrımlarını okuyabilecektik insanoğlunun? Acaba hangi
muhteşem doğmamış öyküleri bir ceninken
düşürdük yaratıcılığımızın rahminden , o bol
keseden dudak bükmelerimizle? Evren bir gün söylediğimiz tüm sözleri kulağımıza
fısıldayacaksa, acaba aklımızdan geçmiş olan küçücük öyküleri de kucağımıza
dökecek mi?"
İçindeki asıl sanatçıyı ve onun asıl tatmin
etmesi gereken büyük eleştirmeni tanıyan, dışındaki sanal dünyayla, içindeki
asıl dünyasının ayırdımına varan yazarın, kendini icra edişinde kendine has
üsluplar geliştirdiği döneme gelmiştir
sıra. Kendi üslubunu geliştirme, kendi tarzını oluşturma, yaşamını ve
kelimelerini varoluştan gelen bir
içgüdüyle diğerlerinden farklı, bambaşka
yazma ihtiyacıyla yüzleşme aşamasındadır.
Yani Dante'nin aştığı yollardan geçerek biriktirdiği hazinesinden , kendine özgü saraylar inşaa etme safhasındadır. Yani her şeyin var veya yok olmasının, kelimelerin karşında asker olup emrine amade olmasının yetmediği, "ne?" sorusunun aşılıp "nasıl?" a gelindiği dönemindedir yazmanın. Bu aşama asında yazarın kendini bir sonraki safhaya kendini ulaştırma gayretinin hazırlığıdır. Kendi bedeninden ve gölge kimliğinden sıyrılıp eserlerinde enkarne olarak, aslında ölümsüzlüğe ulaşma hazırlığıdır. "Nasıl?" sorusuna gerçekten özgün bir yanıt vermeyi başarabilmiş bir yazar , "Ne?"yi anlattığına bakılmaksızın ab-ı hayattan içmiş sayılır.
Yani Dante'nin aştığı yollardan geçerek biriktirdiği hazinesinden , kendine özgü saraylar inşaa etme safhasındadır. Yani her şeyin var veya yok olmasının, kelimelerin karşında asker olup emrine amade olmasının yetmediği, "ne?" sorusunun aşılıp "nasıl?" a gelindiği dönemindedir yazmanın. Bu aşama asında yazarın kendini bir sonraki safhaya kendini ulaştırma gayretinin hazırlığıdır. Kendi bedeninden ve gölge kimliğinden sıyrılıp eserlerinde enkarne olarak, aslında ölümsüzlüğe ulaşma hazırlığıdır. "Nasıl?" sorusuna gerçekten özgün bir yanıt vermeyi başarabilmiş bir yazar , "Ne?"yi anlattığına bakılmaksızın ab-ı hayattan içmiş sayılır.
Şu alemde ne
sözcükler söylendi, ne şiirler yazıldı, ne hayatlar anlatıldı.Hepsi de acaba ne
kadar azadeydi okuyucu kaygısından?
Kuantum fizikçileri ışığın gözlemlendiğindeki hareketiyle gözlemlenmediğindeki hareketinin farklı farklı olduğunu söylemektedir. Sözcükleri aklımıza düşüren o ilahi ışık acaba kağıda dökülene kadar kaç gözlemcinin süzgecinden geçmiştir? Ya hiç gözlemlenmemiş olsa nasıl olurdu? Ve sadece varoluştan gelen tek bir cümle var mıdır yazılmış? Kutsal kitaplar bile birilerinin okuması için, onlara hitaben yazılmışken? Bu eşiği geçmiş bir yazar, şair mevcut mudur?Ya da sadece tanrısal özden damıtılmış tek bir damla düşmüş müdür kağıtlara?
Kuantum fizikçileri ışığın gözlemlendiğindeki hareketiyle gözlemlenmediğindeki hareketinin farklı farklı olduğunu söylemektedir. Sözcükleri aklımıza düşüren o ilahi ışık acaba kağıda dökülene kadar kaç gözlemcinin süzgecinden geçmiştir? Ya hiç gözlemlenmemiş olsa nasıl olurdu? Ve sadece varoluştan gelen tek bir cümle var mıdır yazılmış? Kutsal kitaplar bile birilerinin okuması için, onlara hitaben yazılmışken? Bu eşiği geçmiş bir yazar, şair mevcut mudur?Ya da sadece tanrısal özden damıtılmış tek bir damla düşmüş müdür kağıtlara?
O sınırsız varlığın bize asla fısıldamayacağı
sır bu olsa gerek.

Yorumlar
Yorum Gönder