Söyleyecek çok şeyin varsa, ancak dinleyenin yoksa yazı
başlar. Eski bir dosttur her zaman kalem. Sayfalar sarıdan beyaza sadece
yazanın göreceği bir renk skalasıyla açılır önünde. Kime sorsan kağıt ,kağıt
rengindedir. Ama yazan için her kağıdın kendine has , onu diğerlerinden ayıran
renk pigmentleri vardır. Hatta aynı defterde bile her sayfanın rengi aynı
değildir. Birbirine tıpatıp benzeyen
ikiz kardeşleri ilk başta ayırt etmek çok
zordur. Bir süre onlarla birlikte yaşadığınızda
birinin kirpiklerinin daha gür, diğerinin teninin daha limoni, ya da birinin
diğerinden daha asık suratlı olduğunu birsiniz
ve asla ikisini birbirine karıştırmazsınız. Yazanın da kağıtları bu kadar net
tanımlayabilmesinin sebebi budur işte. Kağıtları bu kadar iyi tanımlayıp,
ruhumuzun imbiğinden süzülen sözcükleri yargılamadan alıp kabul ettiğini bile
bile zamanla sıkılırız yazarak kendimizi ifade etmekten. Yazarak var olmak yeterli gelmez, sazı kemiği olmayan organa teslim ederiz. Arkadaşım
Badem Ağacı misali kandırır bu güzel havalar ve daha çiçeğe dönmeden tomurcuklar, küseriz, kapanırız içimize.
Anlatacak kimsesi olmadığı için kağıda anlatanlara yazan,
anlatacak çok kimsesi olduğu halde kağıttan kopamayanlara yazar denir. Yazar,
yazarak var olur. Varlığı sadece yazdığında su üstüne çıkar. Yazmak karşı
konulamaz bir içgüdüdür. Bir hastalık, obsesyon belki de. Takıntılı bir şekilde
yazmak…yazamadan duramamak…yazamazsa çıldıracağını sanmak… Yazamadığı günlerde
kendini bir köşede unutup yaşamak, yaşamaya
çalışmak, yaşadığını sanmak…Kalemi eline aldığında kendisiyle tekrar
karşılaşmak, sarılmak , hasret gidermek…. Yazar, yazdığı sözcüklerde,
hayatlarda, kavramlarda kendini arar ve kendine doğru yolculuk yapar…
Herkessiz yaşayabilirsin ama kendinsiz asla. Kendinle yolun
bir köşesinde bir kez karşılaştıysan, kendin olmamayı beceremezsin.

Yorumlar
Yorum Gönder